30 Nisan 2010 Cuma

Osmanlı’da Bir İngiliz Kızı

Eminonuden canli bir tasvir
Eminönü

İster hatıra, ister günlük, ister anı; adına ne dersek diyelim, satırlara aktarılan yaşanmışlıklar her zaman insanoğlunun ilgisini çekmiştir. Çünkü o kağıtlarda mevcut olanlar, yalnızca kurumuş mürekkepten ibaret değildir. Oralarda nice sevinçler, nice hüzünler, nice arayışlar ve nice beklentiler yer almaktadır. Bunun gibi; hatıra okumak, yazarın hayal dünyasına girmek ve sadırdan satıra aksedenleri seyretmektir. Ayrıca yazanın da bunların bir zaman okunabileceği ihtimalini düşünmesi, hiç şüphesiz ona da ayrı bir heyecan verir. Nitekim son dönemde yayınlanan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hatıralarında –her ne kadar okuyucularında bir hayal kırıklığı yaşatsa da- yer alan şu tespit, satırların sahibinin ruh halini dillendirir: “Bu defteri seviyorum. Benden sonra okunacağını düşünüyorum. Hoşuma gidiyor…”

Bir önceki yazımızda Sultan II. Abdülhamid dönemi Türkiye’sinde yaklaşık 26 yılını İstanbul’da geçirmiş olan İngiliz büyükelçisinin kızı Dorina L. Neave’in kaleme aldığı hatıralarından sadece padişah hakkında olan kısımları sizlere sunmuştuk. Bu sefer de satır aralarında yakaladığımız, sosyal hayata dair bazı anekdotları paylaşalım…
Dolmabahce Sarayinin Uzaktan Gorunusu
Dolmabahçe Sarayının Uzaktan Görünüşü

Neave, her ne kadar İstanbul’da doğmuş ise de, en nihayetinde dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda onun İngiliz ahlakı ile yetiştiği bir vâkıadır. Bunun yanında hatıralarını İngilizce yazmış olmasına rağmen, yaşadığı çevre dolayısı ile Türkçe’yi de bilmekte ve rahat bir şekilde konuşabilmektedir. Türk ailelerinden çok sayıda arkadaşı olmuştur ve hatta bir arkadaşının düğününe bile katılmıştır. Davet edildiği her vakitte, Türk kadınlarının evlerine gitmiş ve bazen yaşadıklarını da hatıralarına eklemiştir.

Bir Türk hanımı, misafirlerini çok kibar bir şekilde karşılardı. Her misafir kapıda “Buyrun”larla karşılanır, ev sahibesi eliyle yere, dudaklarına ve alnına dokunarak selam verirdi. El sıkmak, yabancıları karşılamak dışında benimsenmemişti. Misafir oturunca, konuşma başlamadan önce bir kez daha selamlaşırdık.

Türk evinde kendisine ikram edilenler de bugün olarak baktığımızda biraz enteresandır. Portakal ve gül reçellerinin yanında sigara da ikram olunması, buna rağmen misafirin sigara içip içmemesine mukabil, ev sahibinin düşünceleri de oldukça ilgi çekicidir:
Bayezid Meydani
Bayezid Meydanı

Türk kadınlarında dikkat ettiği bir hususiyet ise onların elleriydi. Yazara göre manikür sahasında Türk kadınlarından daha ileri bir millet yoktu. Onların ellerine olan hayranlığına yine hatıralarında yer verir

Türk kadınlarınınkiler kadar güzel ve manikürlü elleri başka hiçbir yerde görmedim. Bu sanatta gerçek bir başarıya ulaşmışlardı. Tüm manikürlerini, kendileri yapıyorlardı. Yalnız halk tabakasından kadınlar, bizim ülkemizin yüksek tabakasından kadınların, son yıllarda moda olan kırmızı tırnaklarıyla, Şarklıları dehşete düşürmeleri gibi, kiremit rengi kına ile tırnaklarını boyamaktaydılar.
Bir Osmanli Gelinligi
Bir Osmanlı Gelinliği

Türk erkeklerini de tasvir ederken şunları söyler:Türk dostlarım arasında çok hoş ve zeki birçok arkadaşımız vardı. Türkleri yakından tanımak zevkine varan herkes gibi, ben de onlara karşı engin bir sevgi beslerdim. Gerçek “Türk Efendisi” her yönüyle güvenilecek tam bir insan, sürdürmek zorunda oldukları fakir hayat dikkate alınırsa, çok değer kazanan güçlü kişilikleri, cana yakın tavırları ile ağırbaşlıydılar.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere Dorina L. Neave, bir arkadaşının düğününe davet edilmiştir. Bu tip düğünlerde her ne kadar yabancı bir kişi olması hoş karşılanmasa da söz konusu durum yazar tarafından belirtildikten sonra, ilerleyen dakikalarda konuklar tarafından bu çekingenliğin aralarında geçen kadınsı bir irtibat ile yakınlığa dönüştüğü fark edilir. Bu sefer yazımızı, Dorina Neave’in davet olunduğu düğündeki edindiği izlenimler ile sonlandıralım:

Türk düğünlerine katılmak için, büyük bir arzum vardı. Bu yüzden yakın kız arkadaşlarımdan biri, beni özel misafiri olarak düğününe davet edince, çok sevinmiştim. Umumiyetle üç gün süren eğlenceler boyunca gelinin evi, halka açıldığı halde, bu düğünlere katılmak kolay değildir. Seyirciliği hiç de iyi karşılanmayan Avrupalı’ya düğünlerde duracak yer bile ayrılmazdı. Ama hususiyetle gelin ile damadı uzun yıllar tanımış olmam ve yakın arkadaşları bulunmamdan ötürü, düğünlerinde yadırganmadım. İkisi de birbirlerini çocukluktan beri tanıyorlardı. Bu sebeple bütün âdetlere uyulduğu halde, yine de olağan bir Türk düğününden farklı bir merasime şahit oluyorduk.
Eski istanbul
Eski istanbul

Düğün günü saat dokuzda evlerine gittiğimde, gelinin evi, arkadaşları ve akrabalarıyla çoktan tıklım tıklım doluydu. Binbir güçlükle, kapısı ürkütücü görünüşlü bir haremağası tarafından korunan hareme girdim ve oradan gelin için ayrılmış kadınların bulunduğu salona geçtim. Birkaç arkadaşımın da yanıma gelmesiyle, kendimi daha rahat hissettim. Tanımadığım bazı hanımlar elbiselerimizin kumaşlarını elleyip, fiyat tahmini yapmaktan büyük zevk duyuyor olmalıydılar. Onların bu merakını, aynı merakla karşılamamızdan cesaret alarak, saçımın boyalı olup olmadığını, bir kız arkadaşımın allık kullanıp kullanmadığımı anlamak maksadıyla her tarafımızı yoklarlarken, biz gülümseyerek onları bekliyorduk. Öğrenmek istedikleri hususu, saçımın boyasız olduğunu ve kız arkadaşımın allık kullanmadığını açıklığa kavuşturunca, memnun olup “Maşallah” mırıltılarıyla beğendiklerini belirttiler ve daha dostça davranmaya başladılar.

O esnada kalabalık birdenbire dalgalanmaya başladı. Herkes kalabalığın arasında geçmeye çalışan damadı görebilecekleri ön salona doğru koşuştu. Bazı kadınlar aralarında başı açık olduklarından, mendilleriyle başlarını örttüler. Annelerinin önünde birkaç dakika beraber kalacakları için, kapı açılıp da damat içeri girerken biz de sevimli gelini gördük. Sonra damat gelini dışarı çıkardı. Eşikte dururlarken, yeşil süvari üniforması giymiş yakışıklı genç adamla, yanı başındaki taze güzelliği içinde, misafirlere gülümseyen gelinin büyüleyici tablosunu, imrenerek seyrediyorduk…

Devamı için tıklayınız: tarih

Osmanlı’da Bir İngiliz Kızı

Eminonuden canli bir tasvir
Eminönü

İster hatıra, ister günlük, ister anı; adına ne dersek diyelim, satırlara aktarılan yaşanmışlıklar her zaman insanoğlunun ilgisini çekmiştir. Çünkü o kağıtlarda mevcut olanlar, yalnızca kurumuş mürekkepten ibaret değildir. Oralarda nice sevinçler, nice hüzünler, nice arayışlar ve nice beklentiler yer almaktadır. Bunun gibi; hatıra okumak, yazarın hayal dünyasına girmek ve sadırdan satıra aksedenleri seyretmektir. Ayrıca yazanın da bunların bir zaman okunabileceği ihtimalini düşünmesi, hiç şüphesiz ona da ayrı bir heyecan verir. Nitekim son dönemde yayınlanan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hatıralarında –her ne kadar okuyucularında bir hayal kırıklığı yaşatsa da- yer alan şu tespit, satırların sahibinin ruh halini dillendirir: “Bu defteri seviyorum. Benden sonra okunacağını düşünüyorum. Hoşuma gidiyor…”

Bir önceki yazımızda Sultan II. Abdülhamid dönemi Türkiye’sinde yaklaşık 26 yılını İstanbul’da geçirmiş olan İngiliz büyükelçisinin kızı Dorina L. Neave’in kaleme aldığı hatıralarından sadece padişah hakkında olan kısımları sizlere sunmuştuk. Bu sefer de satır aralarında yakaladığımız, sosyal hayata dair bazı anekdotları paylaşalım…
Dolmabahce Sarayinin Uzaktan Gorunusu
Dolmabahçe Sarayının Uzaktan Görünüşü

Neave, her ne kadar İstanbul’da doğmuş ise de, en nihayetinde dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda onun İngiliz ahlakı ile yetiştiği bir vâkıadır. Bunun yanında hatıralarını İngilizce yazmış olmasına rağmen, yaşadığı çevre dolayısı ile Türkçe’yi de bilmekte ve rahat bir şekilde konuşabilmektedir. Türk ailelerinden çok sayıda arkadaşı olmuştur ve hatta bir arkadaşının düğününe bile katılmıştır. Davet edildiği her vakitte, Türk kadınlarının evlerine gitmiş ve bazen yaşadıklarını da hatıralarına eklemiştir.

Bir Türk hanımı, misafirlerini çok kibar bir şekilde karşılardı. Her misafir kapıda “Buyrun”larla karşılanır, ev sahibesi eliyle yere, dudaklarına ve alnına dokunarak selam verirdi. El sıkmak, yabancıları karşılamak dışında benimsenmemişti. Misafir oturunca, konuşma başlamadan önce bir kez daha selamlaşırdık.

Türk evinde kendisine ikram edilenler de bugün olarak baktığımızda biraz enteresandır. Portakal ve gül reçellerinin yanında sigara da ikram olunması, buna rağmen misafirin sigara içip içmemesine mukabil, ev sahibinin düşünceleri de oldukça ilgi çekicidir:
Bayezid Meydani
Bayezid Meydanı

Türk kadınlarında dikkat ettiği bir hususiyet ise onların elleriydi. Yazara göre manikür sahasında Türk kadınlarından daha ileri bir millet yoktu. Onların ellerine olan hayranlığına yine hatıralarında yer verir

Türk kadınlarınınkiler kadar güzel ve manikürlü elleri başka hiçbir yerde görmedim. Bu sanatta gerçek bir başarıya ulaşmışlardı. Tüm manikürlerini, kendileri yapıyorlardı. Yalnız halk tabakasından kadınlar, bizim ülkemizin yüksek tabakasından kadınların, son yıllarda moda olan kırmızı tırnaklarıyla, Şarklıları dehşete düşürmeleri gibi, kiremit rengi kına ile tırnaklarını boyamaktaydılar.
Bir Osmanli Gelinligi
Bir Osmanlı Gelinliği

Türk erkeklerini de tasvir ederken şunları söyler:Türk dostlarım arasında çok hoş ve zeki birçok arkadaşımız vardı. Türkleri yakından tanımak zevkine varan herkes gibi, ben de onlara karşı engin bir sevgi beslerdim. Gerçek “Türk Efendisi” her yönüyle güvenilecek tam bir insan, sürdürmek zorunda oldukları fakir hayat dikkate alınırsa, çok değer kazanan güçlü kişilikleri, cana yakın tavırları ile ağırbaşlıydılar.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere Dorina L. Neave, bir arkadaşının düğününe davet edilmiştir. Bu tip düğünlerde her ne kadar yabancı bir kişi olması hoş karşılanmasa da söz konusu durum yazar tarafından belirtildikten sonra, ilerleyen dakikalarda konuklar tarafından bu çekingenliğin aralarında geçen kadınsı bir irtibat ile yakınlığa dönüştüğü fark edilir. Bu sefer yazımızı, Dorina Neave’in davet olunduğu düğündeki edindiği izlenimler ile sonlandıralım:

Türk düğünlerine katılmak için, büyük bir arzum vardı. Bu yüzden yakın kız arkadaşlarımdan biri, beni özel misafiri olarak düğününe davet edince, çok sevinmiştim. Umumiyetle üç gün süren eğlenceler boyunca gelinin evi, halka açıldığı halde, bu düğünlere katılmak kolay değildir. Seyirciliği hiç de iyi karşılanmayan Avrupalı’ya düğünlerde duracak yer bile ayrılmazdı. Ama hususiyetle gelin ile damadı uzun yıllar tanımış olmam ve yakın arkadaşları bulunmamdan ötürü, düğünlerinde yadırganmadım. İkisi de birbirlerini çocukluktan beri tanıyorlardı. Bu sebeple bütün âdetlere uyulduğu halde, yine de olağan bir Türk düğününden farklı bir merasime şahit oluyorduk.
Eski istanbul
Eski istanbul

Düğün günü saat dokuzda evlerine gittiğimde, gelinin evi, arkadaşları ve akrabalarıyla çoktan tıklım tıklım doluydu. Binbir güçlükle, kapısı ürkütücü görünüşlü bir haremağası tarafından korunan hareme girdim ve oradan gelin için ayrılmış kadınların bulunduğu salona geçtim. Birkaç arkadaşımın da yanıma gelmesiyle, kendimi daha rahat hissettim. Tanımadığım bazı hanımlar elbiselerimizin kumaşlarını elleyip, fiyat tahmini yapmaktan büyük zevk duyuyor olmalıydılar. Onların bu merakını, aynı merakla karşılamamızdan cesaret alarak, saçımın boyalı olup olmadığını, bir kız arkadaşımın allık kullanıp kullanmadığımı anlamak maksadıyla her tarafımızı yoklarlarken, biz gülümseyerek onları bekliyorduk. Öğrenmek istedikleri hususu, saçımın boyasız olduğunu ve kız arkadaşımın allık kullanmadığını açıklığa kavuşturunca, memnun olup “Maşallah” mırıltılarıyla beğendiklerini belirttiler ve daha dostça davranmaya başladılar.

O esnada kalabalık birdenbire dalgalanmaya başladı. Herkes kalabalığın arasında geçmeye çalışan damadı görebilecekleri ön salona doğru koşuştu. Bazı kadınlar aralarında başı açık olduklarından, mendilleriyle başlarını örttüler. Annelerinin önünde birkaç dakika beraber kalacakları için, kapı açılıp da damat içeri girerken biz de sevimli gelini gördük. Sonra damat gelini dışarı çıkardı. Eşikte dururlarken, yeşil süvari üniforması giymiş yakışıklı genç adamla, yanı başındaki taze güzelliği içinde, misafirlere gülümseyen gelinin büyüleyici tablosunu, imrenerek seyrediyorduk…

Devamı için tıklayınız: tarih

4 Nisan 2010 Pazar

Muhteşem Süleyman’ın Estargon Seferi

Kanunî Sultân Süleyman Hân’ın onuncu seferi, Osmanlı tarihlerinde “Estergon Sefer-i Hümâyûnu” diye anılır. Bu sefer, Macaristan’da Estergon ve İstolni – Belgrad kalelerinin fethi kadar, Türk ordusunun gösterdiği ihtişamla da meşhurdur. 23 nisan 1543′te Orduy-ı Hümâyûn, Macaristan’a gitmek üzere Edirne’den ayrılırken yapılan geçit resmi ve tören, tarihe, Türk debdebe ve gösterişinin parlak bir örneği olarak geçmiştir.

En önde, ordunun su taşıyan saka sınıfına mensup bölükleri ilerliyordu. Bunların ardından, padişaha mahsus hazineyi, parayı ve eşyayı taşıyan 2.100 katır geliyordu. Bu hayvanlar, 300′erden 7 bölük teşkil edecek şekilde düzenlenmişti. Sonra 900 kişilik bir atlı hassa taburu bunları takip ediyordu. Bu tabur 100 diziden kurulmuştu ve her dizide 9 atlı vardı. Ordunun bir kısım yiyecek ve cephanesini taşıyan 5.400 deve, her dizide 6 hayvan bulunmak üzere 900 sıra halindeydi. Bu hecinsüvar levazım tugayım 1.000 kişilik cebeci taburu, 500 kişilik lâğımcı (istihkâm) taburu, 400 kişilik arabacı (nakliye) taburu takip ediyordu.

Her birliğin başında, tören üniformalarını giymiş subaylar yer alıyordu. Daha sonra, ordunun ruhu ve esası olan tımarlı sipahi tümenleri geliyordu. Bunlar, Anadolu tımarlıları idi. Rumeli tımarlıları, Sofya’da katılmak üzere bu şehirde toplanmışlardı. Tımarlıların ardından, bütün maiyet halkı ile muhteşem bir kalabalık teşkil eden nişancı (devlet bakanı), başdefterdâr (maliye bakanı), Rumeli ve Anadolu kazaskerleri, nihayet 4 vezir at sürüyordu. Her vezirin önünde tuğlarını taşıyan 3 tuğcu, beylerbeyilerin önünde 2 tuğcu, sancak beylerinin önünde ise 1 tuğcu görünüyordu. Bu generallerin hemen arkasında, kalabalık bir kurmay subaylar, yaverler ve emir subayları yer alıyordu. Bunlardan sonra padişahın şahsına bağlı saray birlikleri geliyordu. Hükümdarın şahsî hizmetkârları, sonra “çavuş” ve “kapıcıbaşı” denen ve sayıları 300′ü bulan hassa yaver ve emir subayları ilerliyordu. Bunlar, göz kamaştırıcı üniformalar giymişlerdi; elbiseleri en usta terziler elinden çıkmış ve en değerli kumaşlardan dikilmişti.

12.000 kişilik tam kadrolu Türk ağır piyade tümenini teşkil eden Yeniçeriler, ortalar (taburlar) hâlinde yürüyorlardı. Bazı Yeniçeri birlikleri tüfekli, bazıları sadece kılıç, ok ve yaylı idi. Yeniçerileri 7 sırmalı sancak ve 7 tuğ taşıyan 14 sancakdar ve tuğcu izliyor ve hükümdarın şahsına mahsus olan bu “7″ sayısı, padişahın yaklaşmakta olduğunu haber veriyordu.

200 kişilik mehter takımı, mehterbaşının başkanlığında, yeri ve göğü inleten havalar çalarak, korkunç denecek derecede muhteşem ve muntazam adımlarla ilerliyordu. Mehterlerin sazları, altın zencirlerle boyunlarına asılmıştı. Daha sonra 400 kişiden ibaret “solak” denen başka bir hassa taburu yer alıyordu. Solakların kılık kıyafeti, bahar güneşi altında pırıl pırıl yanıyordu. Başlarında tavus tüyünden sorguçlar vardı. Yalnız böyle bir birliği geçirmek, o devirde, ancak büyük bir imparatorluğun harcıydı. Ardlarından gelen 150 hassa yaveri ve protokol subayının üniformaları ise mücevhere boğulmuştu. Elbiselerinin düğmeleri elmastandı. Geçtikleri yere, gözleri, kör eden bir ışık deryası yayılıyordu. Bunların başında “çavuşbaşı” denen mâbeyn-i hümâyûn mareşali vardı. Daha sonra, 70 kişiden ibaret “peyk” denen bir hassa takımı geliyordu.

Bunlar, 35′i sağda, 35′i solda olmak üzere yürüyor ve aralarında “Cihan Padişahı” Kanunî Sultân Süleyman Hân at sürüyordu. Bilhassa yabancılar padişahın mücevherler içinde geçeceğini sanırlarken ilk defa olarak hayal kırıklığına uğruyorlardı. Çünkü hükümdar, sade bir elbise giymişti. Bütün ihtişamı, görülmemiş güzellikteki atındaydı. Bu at, akıl almaz büyüklükte inci, pırlanta ve zümrütler kakılmış koşumlar taşıyordu. 48 yaşına gelen ve 46 yıllık saltanatının 23. yılında bulunan Kanûnî’nin yüz ifadesi çatık çehreli denecek kadar ciddî ve ve-karlı idi. Hafifçe önüne bakıyor, buna rağmen, bütün ordusuna hâkim bir başkumandan olduğu hemen anlaşılıyordu.

Daha sonra topçu, “azab” denen hafif piyade alayları geçiyordu. Ordunun diğer birlikleri, bitmek tükenmek bilmez diziler hâlinde yürüyüşlerine devam ediyorlardı. O zaman dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan Edirne’nin halkı, biri-birleri üzerine yığılmış azametli bir kitle hâlinde, fakat dikkat çekici bir sessizlik içinde, ordularını seyrediyorlardı. Yalnız gözlerinden bu manzara ile öğündükleri anlaşılıyordu. Alkış ve gösteri yoktu. Atların nal sesleri bile hafifçe duyuluyordu. İşitilen tek şey, Mehterhâne-i Hâkaanî’nin ceng havaları idi. Ordunun geçişini izlemek için İstanbul’dan gelmiş olan yabancı diplomat ve tacirleri en çok şaşırtan, bu mutlak sessizlikti. Avrupa ordularının kulakları sağır eden gürültülerine alışan yabancılar, Türk ordusunun ve milletinin sükûneti karşısında, başka bir âleme geçmiş gibi oluyorlardı.

Devamı için tıklayınız: tarih

31 Mart 2010 Çarşamba

İmparatorluğumuzu Kumarda Kaybettik

Bizden Belgrat’ı aldıkları vakit düşman delegeleri Niş’i de istemişti, Osmanlı delegesi ayağa kalkarak:

- Ne hacet, dedi, İstanbul’u da size verelim…

Dedelerimiz için Niş, İstanbul kadar yakındı. Bizim nesillerin Avrupa’sı Edirne’de Meriç’te bitiyor !..

Devr-i Hamidî’den:

Abdülhamid’i devirdik. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik diyerek. O zaman bu nidâlar hürriyet, müsavat, uhuvvet kelimeleri ile terennüm ediliyordu. Bu nidâlar arasında düştü Sultan Hamid. Genç subaylar İttihat ve Terakki’nin şahsında yeni bir sayfa açmıştı İmparatorluk Türkiyesinde. Güya semirecektik…

Abdülhamid giderken “Devlet-i Aliyye’yi 10 sene idare edebilirseniz 1 asır etmiş kadar sevinin” demişti. Öyle de oldu. En sağlam sütunlar üstünde kurulduğu sanılan bir devir, kartondan kaleler gibi yıkıldı…

İttihatçılar Sultan’ın dağıttığı mavi boncukları bir bir topladı. İpe geçirip boynuna astı. Baktı ki olmuyor tavuk yemler gibi etrafa saçtı. Çöldeki bedeviye, dağdaki maruniye ! Bir zamanın kuma düştü vakit sesten başka yerşeyi veren metâsı pul oldu. İtibar…

Kanun nedir ? Ben yaptım ben bozarım:

Enver ve Cemal Paşalar

İstibdat, İstibdat gulguleleri üzerinde hürriyet vaatleri ile iktidara gelenler, telgrafla kanun çıkarır oldular. Bu Enver’in bir sözünü hatırlatır; ” Yok Kanun, yap kanun!”, ” Yaparım olur, bozarım olmaz.”

Kumaş bile böyle ısmarlanmazdı ! Ama kanun diyerek kanunsuzluk gayet yapılır oldu. Devr-i Hamîdi’nin en kötü kanunu bile bu en iyi kanunsuzluktan yeğdir…

Bir Damla Elmas:

İttihat ve Terakki’nin ne hazar nede sefer devirlerinde ya anarşinin yada şahsi istibdadın çilelerini çektik. Hiç bir vakit fikrin, sözün, hüküm ve nüfuzun ne olduğunu onlarda görmedik.

Büyük harpte 4. ordu kumandanı Cemal Paşa Başkumandan’a murassa bir nişan verildiğini duymuş kendisinin unutulduğuna kızmıştı. Başkumandan Enver kalktı geldi. Kızgın çöl gecesi mehtabın ışıltıları altında Cemal’in göğsüne murassa bir nişan takıtı. Barıştılar !

Gazze’den derin derin top sesleri geliyor, İngiliz gülle ve bombaları Osmanlı İmparatorluğunun tacını parçalıyordu. İttihatçılar bir dalma elmasın kavgasındaydılar…

Büyük Harbe Girerken İmparatorluk Türkiyesi

Büyük Harp:

Alman yumruğunun bir vuruşta Fransayı devireceğine inan Enver, Marn yenilgisinden sonra bile Kara Kartal’ın zaferine yetişebilmek için soluk soluğa savaşa girdi. Böylece Dünya savaşına’da iştirak ettik.

Alman denizinden Türk denizine doğru bir yıkılışın, büyük bir yıkılışın rüzgarları esiyordu. Bizi belimize kadar gömen heylanın altında iken başlarımızı zor doğrultmuş kendimizi aldatıp avutmaya uğraşıyorduk. İmparator Wilhelm, İmparator Karl ve İmparator Mehmed sırmalar içinde 3 tahta manken gibi duruyorlardı. Tuna yukarısında 2 imparatorluk, Akdeniz kıyısında 1 imparatorluk ve Tuna kenarında 1 krallık devrilmek üzere idi.

Fakat İttihatçıların İmparatorluğa imanı elan kuvvetliydi. Turan uğruna dövüşmek için 90 bin luzumsuz Türk bulunmuştu bile. Dövüşemeden hepsini buza yedirdik. Tıpkı Alman uğruna dövüşen askerimizi kum’un skorpit’in tifüs’in yediği gibi.

Almanlar “Türkei” dedikleri İmparatorluğa Dünya harbinde artık kendi teğmenlerinin ismini koydumuşlardı. Enverland !

Ayak Oyunları:

Bir taraftan Abdulhamid’e “ayak oyunları” ithamını yafta ederken diğer yandan bunun şeddelisini kendine klavuz yapmışlardı. Cemal Paşa koltuğunun altında Alman planları ile kanal harekatına çıkarken Haydarpaşa’da “Eğer Mısır’ı Almadan dönersem” diye başlayan nutkunu çekiyor, onu bu işe sevk eden Talat ise; ” Mısır’ın fethi mümkün olmazsa Cemal ya şehit olur yada berbat ve perişan olunca beynine bir tabanca sıkarak bizi kendinden kurtarır” diyordu. Tepeden tırnağa husumet. İşte böyle savaşa girdik.

Bozgun:

Talat Paşa

Ve bir sabah Kudüs düştü. Güneşi hiç sönmeyecek, akşam gölgesi hiç düşmeyecek gibi duran Lut çukuru bütün imparatorluğu içine çeken bir mezar gibi genişleyip derinleşirken; Beyrut’a Şam’a Halep’e de gözyaşlarını hazırlamak gerekiyordu…

Zabit Cemal Paşa’ya sordu :
- Paşam biz bu harbe niye girdik ?
Paşa içinde bütün savaş boyunca biriktirdiği nefesi ohlarak bekledi:

-Aylık vermek için! ve ilave etti ; para bulabilmek için ya bir tarafla birleşmeyi ya ötekine boyun eğmeliydik.
Şan ve şevket imparatorluğunun tarihi böyle bedbaht ellerde bitiyordu…

Kumarda Kaybettik:

Filistin cehpesi çözülünce Cemal Paşa Anadolu’ya; bir “hiç” uğruna yüzbinlerle çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğü bu anaya bakarak İstanbul’a geçti..

Cemal Paşa

“İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
– Benim Ahmed’i gördünüz mü? diyor. Benim Ahmed’i

Hangi Ahmed’i ? Yüz bin Ahmed’in hangisini ? Kadın yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:

– Bu tarafa gitmişti, bu tarafa diyor.
O taraf nere ? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdat’a mı? Nere ?
Ahmed’ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs mü yedi ?…

Hayır … Hiçbirimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü. (…)

İmparatorlukta batıdan, doğudan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykırışarak esiyor.
Anadolu, demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, memesinden koparılan oğlunu arıyor.

İttihat ve terakkinin 3 tepe ismi -Trinomvira (3’lü idare Cemal Talat Enver Paşa’lar )

Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, Anadolu’dan utanır gibi, hepsi İstanbul’a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor.

Anadolu Ahmed’ini soruyor. Ahmed, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmed.
Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek… Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik!”Almanlarla girdiğimiz bir İttihatçı kumarında…

…. …. ….

Artık, Sultan Hamid devri ardından İttihat ve Terakki devride kapanıyordu. O sağlam sütunlar üzerine kurulduğu sanılan devir, iskambil kağıtları gibi bozgunun rüzgarında savruldu. Keşke devr-i hamîdi’yi hiç bitirmeseydik. Dünya harbine girmezdik. girmezdik de batmazdık !

Devamı için tıklayın: tarih

24 Mart 2010 Çarşamba

Osmanlıca – Yeniçeri Ocağını Söndüren Kitabe

Ağa Kapısı Sonradan Meşihat

Osmanlı Devletin üst düzey memurlarından olan ve Yeniçeri Ocağının en kıdemli generali sayılan Yeniçeri Ağası maiyeti ile birlikte Ağa Kapısı adı verilen yerde ikamet eder, çalışmalarını buradan sürdürürdü. [I] Mekan; Süleymaniye Cami’nin kuzeyinde haliç ve boğaza nâzır inşa edilmiş adeta hünkar sarayı gibi çeşitli köşkleri, daire ve idare odaları, atölyeleri bulunan büyük bir kompleks hüviyetindeydi.

Bugün İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu Eski Saray'ın yerine Seraskerlik taşınmış ilerleyen zamanda Harbiye Nezareti (Savaş Bakanlığı) olmuştu

Bu büyük ahşap saray manzumesinin etrafı ise yüksek duvarlarla çevriliydi. Burası başta Genç Osman olayı olmak üzere nice hararetli hadiselere sahne olmuş, pek çok darbe ve ihtilal buradan planlanmıştı. Karıştığı bu karanlık olaylar sebebiyle pek hayırla anılır bir nâmı da yoktu.

1826 ‘da Yeniçeri ocağı söndürülünce bu 465 senelik kurumla bağlantılı diğer teşkilatlarda lağv edildi. Yeniçeriliğin hatıralarını silmek için dört bir yanda değişiklikler yapıldı. En başta bu değişiklikten ocağın merkez komutanlığı olan Ağa Kapısı etkilendi.

Yeniçeriliğin yerine, Âsakir-i Mansure-i Muhammediye adıyla yeni bir ordu kurulup ordunun başındaki en yetkili kumandana da Serasker denilerek ikametine Ağa Kapısı tahsis edildi. Fakat buranın asırlardın zihinlerde buraktığı kötü hatırasını silmek için adı değiştirildi ve buraya Bâb-ı Seraskeri (Serasker Kapısı) denildi.

Fakat yapının ahşap olması sebebiyle yeni kurulan modern orduya hizmet edemeyeceği düşünülerek Sadrazam Mehmed Selim Paşa, II. Mahmud’a sunduğu bir takrirde Seraskerliğin Eski Saray’a naklini Ağa Kapısı’nın ise şeyhülislamlara tahsisini arz etti. O zaman kadar şeyhülislamlar diğer ilmiye sınıfına mensup yüksek dereceli bürokratlar gibi resmi işlerini kendi konaklarında sürdürüyorlardı.

İstanbul Üniversitesi merkez kampüsünün giriş kapısı eski Harbiye Nezareti ( Savaş Bakanlığı) - Seraskerlik Kapının üzerindeki kitabede; Dâire-i Umur-u Askeriye (Askerlik İşleri Dairesi)

II. Mahmud bu isteğin uygun olduğunu belirttiği hattı hümayununda Yeniçeriliğin hatıralarının silinmesi, hatta kazınması için Ağa Kapısı lafzını tamamen yasaklayarak Şeyhülislama tahsisinden sonra buraya Fetvahane denilmesini istiyor ısrarla belirtiyordu.

Bab-ı Meşihatta işgören şeyhülislamlardan Musa Kazım Efendi

Padişah yeniçerilikten illallah eder üsluptaki hattında “Yeniçeri nâmı mahv ve ilga oldup yerine Âsakir-i mansure-i muhammediyye kullanıldığı gibi Ağa Kapısı lafzıda lisanlardan silinir” diyor buranın Fetvahane yapılmasının bu işe vesile olmasını temenni ediyordu.

Böylece çok az bir süre Ağa Kapısı’nda kalan Seraskerlik o zaman Eski Saray olan bugünkü İstanbul Üniversitesi Merkez Kampüsnün bulunduğu yere taşındı.Dolayısı ile Seraskerlik (Sonradan Harbiye Nezareti) burası oluyor Ağa Kapısı ise Fetvahane [II] adı ile Şeyhülislam’a tahsis ediliyordu.Osmanlı reform asrının önemli gelişmelerinden biri olarak devlet kurumlarının devamlı ofislere sabit bürolara kavuşması Şeyhülislam içinde tahakkuk ederek tarihlerinde ilk defa sabit bir mekana kavuştu.Böylece başlıca şer’i ve hukuki kurumlar bir yerde toplanmış oldu.

II. Mahmud'un Ağa Kapısı'nın Fetvahaneye çevrilmesine dair Hatt-ı Hümayunu

Fakat Şeyhülislam tam Ağa Kapısı’na taşınacakken çıkan Hocapaşa yangını ile İstanbul’un pek çok mahallesi ve Bâbıâli zarar gördü. Bunun üzerine Fetvahane bir süre Babıâli olarak kullanıldı. Bâbıâli’nin eski yerine taşınması üzerine yaklaşık 1 yıllık gecikmeyle Şeyhülislam ve mahiyeti de artık eskiden Ağa Kapısı denilen Fetvahaneye yerleşti.

Yüzyıllarca Yeniçeri ocağının en büyük generaline ikametgâh olmuş, türlü ihtilal ve ayaklanmaların ev sahibi mekân Şeyhülislamlara tahsis edilince şair Keçecizâde İzzet Molla tün bu tarihi safahatı resmeden bir şiir kaleme aldı.

Bu şiir eski Ağa Kapısı yeni Fetvahane olan mekanın giriş kapısı üzerine Yesarizade Mustafa İzzet’in hattıyla büyük bir kitâbe olarak yerleştirildi.

Devamı için tıklayınız:
tarih

Yükseliş Çağında Osmanlı Savaş Taktiği

Osmanlı Türklerinin, yükseliş çağlarında, XVI. asırlarda kazandıkları savaşların gerçekçi bir açıklaması yapılmış değildir. Türk ordusunun, çok defa kendinden kala­balık bağlaşık Avrupa ordularını yendiğini yazan tarihler, bu zaferleri, Türk asker­lerinin kahramanlığının ötesinde bir açıklamaya bağlamak lüzumunu duymamış­lardır. Hâlbuki Osmanlı Cihan İmparatorluğunun kurulmasını sağlayan bu zafer­lerin sırları, sanıldığından daha girifttir.

Osmanlı Türkleri’nin yükseliş çağlarında bir savaşın, önce siyasî hazırlığı yapı­lırdı. Savaşılacak devlet ve çok defa devletlerin jeopolitik durumları göz önüne alınır, bağlaşıklarından ayrılmaya çalışılır, büyük bir diplomatik gayret sarfedilirdi. Bu, çok dikkat ve incelik isteyen bir işti. Çünkü Türkiye İmparatorluğu ba­zen, Fâtih Sultan Mehmed zamanında olduğu gibi, 20 küsur devletle birden savaş halinde bulunurdu.

Savaşılacak kuvvetlerin hesabı iyice yapıldıktan sonra, Türk ordusuna savaşa hazırlama çalışmaları başlardı. Türk ordusu, daima savaşa hazır, meslekleri as­kerlik olan bir kitleden müteşekkil bir kuruluştu. Ancak orduyu, toplamak ve savaş alanlarına götürmek meseleleri önemliydi. Ne kadar kuvvetin ne zaman ve nerede yığınak yapacağı ve hangi yolların geçileceği kararlaştırılırdı. Bu yolların hangi konaklarında ne miktar yiyecek, yem ve cephane bulundurulmak icap edeceği he­saplanır, oraların sancak ve alay beylerine, kadı ve naiplerine emirler gönderilirdi. Yol üzerindeki depoların mevcudu öğrenilirdi.

Geçilecek yolların durumu, köprüle­rin vaziyeti, ne kadar zamanda ne kadar kuvveti geçirebileceği incelenirdi. Çok defa ordu yürüyüşe geçmeden önce yollar, son bir bakım ve kontrolden daha geçiri­lirdi.

Seferin nereye yapılacağı çok defa aylarca önce beylerbeyi ve sancak beyleri­ne bildirilir, fakat bazen de son âna kadar gizli tutulurdu. Meselâ Fatih, seferin nereye olduğunu gizli tutardı. Akkoyunlular’a karşı Otlukbeli savaşının hazırlıkla­rının hangi devlete karşı yapıldığı, padişahtan başka herkesin meçhulüydü. Trab­zon İmparatorluğuna karşı seferinde de böyle yapmış ve düşmanı pek gafil av­lamıştı. Nitekim son çıktığı seferin nereye olduğuna, günümüze kadar tarihçiler karar verememişlerdir. Çünkü seferin daha başında Fatih, ölmüştü.

Yavuz da. Mı­sır seferine çıkarken, İran üzerinde gidildiği propagandasını yaptırmıştır. Sultan İb­rahim zamanında, Girit seferine giden Türk Donanması. Malta’ya gidiyor sanılı­yordu. Girit sularına iyice yaklaşırken Kapdân-ı Derya Yusuf Paşa, padişahın mühürlü hattı hümâyûnunu açmış, amiraller, seferin Girit üzerine olduğunu öğ­renmişlerdi. Bu gizlilik, yabancı haber alma teşkilâtlarına karşıydı. Türklerin Av­rupa’da son derece mükemmel bir haberalma teşkilâtı olduğu gibi. Avrupalıların da Türkiye’de aynı işi gören casusları vardı. Fakat Türk haber alması, çok üstün­dü. Avrupa devletlerinin son durumlarını, bütün teferruatıyle Divân-ı Hümâyûn’a, yani hükümete bildirirdi.

Ordu birliklerini toplamaya memur komutanların sorumluluğu büyüktü. Bir tek gün kaybı için başı kesilen komutanlar vardır. Yıldırım Bâyezid, Niğbolu savaşı için 43 günde yığınak yapmıştır ki, o çağ Avrupa’sının aklının alamayacağı bir şey­di. Yığınak alanları, her ihtimal göz önünde bulundurularak seçilirdi. Yığınak alanı çok da emniyetli sayılsa, gene bütün ihtiyat ve korunma tedbirleri ihmal edilmez­di. Yığınak yapan birlikler, derece derece birbirine bağlıydı. Yığınak bitmeden, sa­vaş kabul edilmezdi.

Sonraki asırlarda yığınak bitmeden savaşı kabul eden birkaç Türk komutanı yenilmiştir. Türk ordusu normal olarak 20 – 25 kilometre yürürdü. Aynı çağda Avrupa birliklerinin günlük ortalama yürüyüşü ise ancak 10 kilometre idi. Bu hususiyet, bütün manevra ve teşebbüs kabiliyetinin Türklerin tarafında olması demekti.

Türk ordusunun vasıflarına sahip bir ordu, düşman pek üstün olduğu taktirde, daima zafer kazanacak bir orduydu. Avrupalılar’ın XVI. yüzyıl strateji kaideleri “toplanmak, yavaş ve az yürümek uygun yerde durup beklemek”ti. Türklerin strateji kaideleri ise şimdiki kaidelere daha uygun olup “çabuk toplanmak, mümküm olabilen hızla yürümek, düşmanı hemen yakalayıp yok etmek”ten ibaretti. Düşman henüz birleşmemişse, parça parça yok edilmesine çalışılırdı.

Temsili - İstanbul kuşatmasına Edirne'den yürüyüş

Türk ordusu, savaş alanında dört bölüme ayrılırdı. Merkez sağ ve sol kanatlarla ihtiyat. İhtiyat birliklerine çok önem verilirdi. Düşman büyük Türk ihtiyatını yok sanarak Türk saflarına iyice dalınca, çok üstün olan Türk toplarıyla yıpratılır, sonra merkezde bulunan padişahın veya “sardar-ı ekrem” denilen başkomutanın emriyle ihtiyat kuvvetleri işe karışırdı.

ihtiyat kuvvetleri son anda işe karışınca, başkomutan iki kanadı bir kıskaç gibi kapatarak düşmanı yok ederdi. Türk başkomutanı ordunun bütün birliklerine hakimdi. Emirleri dakikası dakikasına yerine getirilir, birliklerini dama taşı gibi oynatır bütün komutanlarını tanırdı. Türk ordusunun en büyük üstünlüklerinden birisi de bu hususiyetti. Çünkü Avrupa orduları, birleşik kuvvetler dilleri, milliyetleri, hükümdarları, komutanları ayrı birlikler hâlinde Türk ordusunun karşısına çıkıyordu. Her komutan ancak kendi birliğine söz geçirebiliyor, başkomutan ünvanını taşıyan Avrupa hükümdarının iktidarı, doğrudan doğruya kendine bağlı kuv­vetlerden öteye gidemiyordu.

Asrımıza kadar İngiliz ordusunda olduğu gibi, Türk ordusunda da askerlik, bir meslekti. Yani savaş çıkınca asker toplanmaz, bu işi meslek seçmiş ve devletçe belirli yerlere yerleştirilmiş maaşlı veya tımarlı muharipler toplanırdı. Sulh zamanında talim ve terbiye çok sıkı tutulurdu. Türk silâhları, daima en modern silahlardı. En küçük yıpranmada değiştirilir, yenileri verilirdi. Bu işle “cebeci” sınıfı uğraşırdı. Nihayet Osmanlı Türk İmparatorluğunun bitmek tükenmek bilmeyen mâlî ve iktisadî kaynakları, en büyük ve mükemmel ordu ve donanmaları en iyi şekilde savaş alanına götürebilecek güç ve kudretteydi.

Osmanlı Türklerinin yükselme çağlarında yaptıkları savaşlar, XVIII. ve XIX. asırlarda Büyük Friedrich, Napoleon gibi büyük Avrupalı komutanların yaptıkları savaşlardan gerek alınan sonuçlar, gerek savaşa katılan kuvvetlerin sayısı bakımından çok daha büyük ve önemlidir.
Devamı için tıklayınız:
tarih

19 Mart 2010 Cuma

Fatih’in Şâhi Topları

Fatih Sultan Mehmed çizimlerini bizzat kendisinin yaptığı devrin en büyük topunu evvelce Bizans hizmetinde bulunan Urbain isimli bir Macar yahut Ulah mühendisine, döktürmüştü. Bu topun Edirne’de dökülmesinde Mimar Muslihiddin Ağa , Saruca Paşa ve Urbain beraber çalışmışlardı.

Sahi topu1

İngiltere, Portsmouth, Fort Nelson'da Sergilenen Top

Üç ayda dökülen bu topun büyüklüğü ve çapı hakkında muasır tarihçiler muhtelif bilgiler vermektedirler. Françes; uzunluğu 5,5 metre, dış çevresi 2 metre 74 cm (9 kadem), yarı çapı 92 cm (kutru 3 kadem ) ağırlığı 18 ton kadardır demektedir. Top 544 kg (1200 libre) bazılarına göre de 680 kg (1500 libre) gülleler atıyor, bu gülleler 1,883 km (1 mil) mesafeye kadar giderek 1 metre 83 cm (6 kadem) derinliğinde toprağa gömülüyordu. Topun sesi 24 km ( 13 mil) mesafeden duyulmaktaydı.

Şahî adı verilen bu topların Edirne’de atış denemeleri öncesi, halkın heyecan ve korkuya kapılmamaları için şehre tellallar salınmış çıkacak dehşetli gürültünün sebebi önceden haber verilmişti.

Urbain’in döktüğü top ve diğer toplar 1452 senesi Ocak ayının sonlarında Edirne’den yola çıkarılmış ve ancak iki ay sonra İstanbul önlerine getirilebilmişti.

Büyük topun önünde Kraç Bey kumandasında on bin akıncı süvarisinden mürekkep bir kol gidiyor topu otuz, bazılarına göre elli veya atmış çift öküz müşkülatla çekiyordu.

Fatihin toplarından birisi Kırım Savaşı sırasında Çanakkale’de bulunmaktaydı. İngilizlerin alakasını çeken bu top General Sir John Lafroy’un yoğun girişimleri ve birçok müracaatları sonunda 1868’de Sultan Abdülaziz zamanında İngiltere’ye Kraliçe Victoria adına hediye edilmiş ve Londra kulesinin avlusunda teşhire konulmuştur. Bu gün kraliyet silah Koleksiyonunun bir parçası olan top Portsmouth şehrinde Fort Nelson top sergisinde ziyaret edilmektedir.

Devamı için tıklayın: Tarih

Ziya Gökalp’ın İttihad ve Terakki İçin Yazdığı Marş

Türk kültür hayatının tedkike şayan isimlerden bir tanesi de hiç şüphesiz Ziya Gökalp’tır. Gerek sosyoloji ilmine getirmek istedikleri ve gerekse de sahip olduğu değerler bazında çok fazla eleştiri oklarına maruz kalmıştır. Bu durumun birçok sebebi vardır. Bir tanesi de, Türkiye’de çağdaş sosyoloji ilminin kurucularından olan Gökalp’ın “Türkçülük” mevhumunu olduğundan çok daha farklı bir zemine oturtma çabası ve bunda orta yolu bulamamasıdır.

Biz bu yazımızda onun Türk ictimaî hayatına getirmeye çalışmakta olduklarını değil, fakat daha farklı bir yönü olan, İttihad ve Terakki cemiyeti için hazırladığı ve aslında tozlu raflar arasında kaybolmuş propagandist bir şiirini gün ışığına çıkaracağız…

Bilindiği üzere Ziya Gökalp, Türkiye’nin en buhranlı zamanlarından biri olan 1876 senesinde dünyaya gözlerini açtı. Diyarbakırlı olan şair, ilk tahsilini burada tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi Mülkiye’ye girdi. Fakat bu ateşli dönemlerinde adı, Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indirmek için yeni yeni teşekkül eden gizli cemiyetlere karıştı. Tutuklandı ve tekrar memleketine gönderildi. Diyarbakır’da İttihad ve Terakki’nin bir şubesini açarak faaliyetlerine devam etti.

Gökalp çocuklarıyla

Amcasının kızı ile evlenerek yeni bir hayat kurdu; fakat onun için bu yeni hayattan ziyade “yeni bir rejim” çok daha önemliydi. Gece gündüz İttihad ve Terakki cemiyeti için çalışarak yeni yeni oluşumlara ön ayak oldu. Bir önceki yazımızda kendisinden, cemiyetin “fikir babası” olarak bahsetmemizin bir sebebi de budur.

Ne var ki bir türlü düaliteden kurtulamadı. Geçirdiği buhranlar öyle bir seviyeye geldi ki, artık nihayet intiharın eşiğine sürüklendi. O, ölümü bir çare olarak düşündü. Kafasına bir kurşun sıktı; ölmedi. Ölene kadar da bu alamet başında bir iz olarak kaldı.

Yazdığı “Türkçülüğün Esasları” isimli avangard kitabında Türkçülüğü kendi zaviyesinden açıkladı. Eser çok ses getirdi. Fakat sosyolojik yaklaşımdan ziyade stratejik taraf ön plana çıktı. Kaleme aldığı bu manifest kitabından başka kendisi şiirle de ilgilendi. Şiirlerinde sade bir dile yöneldi ve bunun için teşviklerde de bulundu.

İstanbul konuşması
En sâf, en ince bize

dedi ve gerçekten de Türkçe’mizin güzelliğinden dem vururken, öte yandan

Arapçaya meyletme,
İran’a da hiç gitme;
Tecvîdi halktan öğren,
Fasîhlerden işitme

mısralarını da yazarak açıklanması ancak kesin ve keskin çizgilerle sınırlandırılabilecek dar ve koyu bir milliyetçilik bakış açısını dile getirdi.

Yıldız Sarayı Şâle Köşkü

Ziya Gökalp’ın basit tarzda yazılmış bu şiirleri dışında bir de sahip olduğu dava uğrunda kaleme aldığı ve yukarıda da bahsettiğimiz üzere handiyse unutulmuş bir manzumesi daha vardır. Bu bir marştır ve o dönemdeki “Hürriyet” anlayışını devrin padişahı Sultan Hamid’e karşı, -onun kaldığı Yıldız Sarayı’na ateş açacak derecede- kin dolu sözlerle işte şu şekilde dile getirmektedir:

Yaklaştı Yıldız’ın inkiraz günü
Bozuldu yaldızı, çıktı düzgünü
Siyaset mahkumu jurnal sürgünü
Görmeğe gelecek şanlı düğünü

Toplanın kardeşler bayrak açalım
Yıldız’ın üstüne ateş saçalım!

Bir millet efradı hep me’yus oldu
Ya mahbus, ya menfi, ya casus oldu

Yıldız sarayından bir görünüş

Padişah millete bir kâbus oldu
Vücudu vatana pek menhus oldu

Toplanın kardeşler bayrak açalım
Yıldızın üstüne ateş saçalım!

Kelimeler:

İnkiraz: yok olma
Düzgün: Eski Türkçe’de kadınların yaptıkları bir çeşit makyaj
Me’yus: üzgün
Menhus: uğursuz

Devamı için:
Tarih